Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve ekolojik değerlerini korumak amacıyla tanımlanan sit alanları, şehirleşme ve yapılaşma süreçlerinde koruma-kullanma dengesini sağlayan en önemli hukuki kavramlardan biri olarak öne çıkıyor.
Verilen bilgilere göre sit alanı; arkeolojik, tarihi, doğal veya kentsel özellikleriyle bilim, kültür, estetik ve ekolojik açıdan korunması gereken bölgeleri ifade eder.
Sit alanlarının belirlenmesi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında yapılır. Bu alanlar; Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları tarafından yapılan inceleme ve değerlendirmeler sonucu resmî olarak tescillenerek ilan edilir.
Amaç, hem bu alanların doğal dokusunu korumak hem de sonraki nesillere kültürel mirasın bozulmadan aktarılmasını sağlamaktır. Sit alanları genel olarak dört ana gruba ayrılır: -Arkeolojik sit alanı: Antik kentler, höyükler, kalıntılar veya tarih öncesi buluntuların bulunduğu bölgelerdir.
-Doğal sit alanı: Ekolojik açıdan özel flora, fauna veya jeolojik oluşum barındıran bölgeleri kapsar. -Kentsel sit alanı: Tarihi dokusunu ve mimari özgünlüğünü koruyan mahalle veya şehir bölümleridir.
-Tarihi sit alanı: Ulusal veya yerel tarih açısından önem taşıyan olaylara, yapılara veya anıtlara ev sahipliği yapan alanlardır. Konu ile ilgili olarak aktarılan detaylara göre sit alanı ilan edilen bölgelerde yapılaşma tamamen yasaklanmaz; ancak koruma kurullarının onayı olmadan hiçbir inşaat, restorasyon, kazı ya da dönüşüm faaliyeti gerçekleştirilemez.
Bu nedenle bu tür alanlarda mülk sahiplerinin her türlü proje veya tadilat öncesinde ilgili kurumlara başvuru yapması zorunludur. Koruma planına aykırı yapılan işlemler idari cezalara ve yıkım kararlarına konu olabilir.
Son yıllarda Türkiye’de özellikle sahil kesimleri, antik kent çevreleri, göl ve orman ekosistemleri sit statüsüyle koruma altına alınmıştır. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Göreme, Bergama ve Safranbolu gibi bölgeler de aslında ulusal düzeyde sit statüsüne sahiptir.
Uzmanlar, sit alanlarının korunmasının sadece mimari veya arkeolojik bir mesele olmadığını, aynı zamanda doğal yaşamı, yerel kültürü ve kimliği koruyan bir toplumsal sorumluluk olduğunu vurguluyor.
Sit alanı, geçmişin izlerini geleceğe taşıyan, doğa ve tarihin ortak mirası olarak kabul edilen alanlara verilen bir statüdür. Paylaşılan detaylara göre bu statünün amacı gelişmeyi durdurmak değil, gelişimi koruma ilkeleriyle uyumlu hâle getirmektir.
Kentleşme baskısının arttığı günümüzde sit alanlarının korunması, hem sürdürülebilir şehirleşmenin hem de toplumsal hafızanın geleceği açısından büyük önem taşıyor.